Menu Content/Inhalt
Anasayfa

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Sayaç

Bugün232
Bu ay7625
Toplam713801
NEDEN SENDİKA? PDF Yazdır E-posta

2004 yılında kurulmuş olan Üzüm-Sen, Tütün-Sen ve Fındık-Sen Genel Başkanları Kasım 2004 de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na "NEDEN SENDİKA?" ve "ÇİFTÇİ SENDİKALARININ HUKUKTAKİ DAYANAKLARI"  başlıklı iki dosya sundu.Sendikalarımızın sunmuş olduğu dosyalar aşağıdadır.

Sayın: Murat Başeskioğlu
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı

   Türkiye'de kırsal kesimde yaşayanlar halen nüfusun yüzde 35'ini, toplam işgücünün ise yüzde 43'ünü oluşturuyor. Üstelik bu, geliri düşük bir kesim. Bu nüfusun sadece ekonomik nedenlerle değil, sosyal bakımdan ve tüketicilerin ucuza tüketmesi adına üzerine bir durup beş düşünmemiz gereken bir sektördür.
Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye tarım sektörünün geçmişten bu yana birikmiş, çözüm bekleyen bir çok sorunu var. Bu sorunlar kısaca şunlardır: 
ü Türkiye'de tarımsal üretim planlaması yoktur. Üretim süreci plansız, programsız, dağınık ve belirsizdir. Üreticiler ise tamamen örgütsüz. Üretim, tek tek işletmeler halinde, bireysel, yalnız başlarına ve birbirlerinden kopuk üretim yapan çiftçilerin inisiyatifindedir. Çiftçiler de bir ürünü kimi yıl ihtiyacın çok üstünde, kimi yıl ise ülke ihtiyacının çok altında üretiyorlar.
    Tarım arazileri küçük ve çok parçalıdır. 
    Devletin çiftçilere ilişkin net bir örgütlenme politikası yoktur. Bu konudaki kamu yönlendirmeleri yetersizdir. Etkin-yaygın örgütlenme ve düzenli eğitim programları da uygulan(a)mamaktadır.
   Etkin bir kooperatifçilik olmadığı gibi, çiftçilerin mesleki örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği kanunu ve mevzuatı ile Tarım Bakanlığının yan kuruluşu gibi işlevlendirilmiştir.
   Kamu tarımsal eğitim, öğretim ve öncülükten çekilmiştir.
Bu durum görülmek istenmese de ne yazık ki, Türkiye gerçekleri bunlardır. Tarım sektörünün birikmiş bu sorunlarını çözmeden küreselleşmeyle aşık atmaya kalkmak, flört etmek tarımı da tarımcıyı da büsbütün yok edecektir. Ediyor da!...
  Türkiye gerçekleri böyle iken peki yapılanlar nelerdir?
  Türkiye tarımının fotoğrafı yukarıdaki gibi iken tarımımız bir yandan dönüş(türül)üyor da…     Türkiye'de bu dönüşümün kamuoyuna ilk duyuruluşu 24 Ocak Kararları ile oldu. Söz konusu kararların yaşama geçirilmesi ile birlikte Türkiye tarımı ve köylüsü için zor yıllar başladı. Bu kararlar sonrasında adım adım şu uygulamalar başlatıldı.
· Çiftçinin ürününü pazarlama ve fiyat garantisini oluşturan, onlara girdi desteği sağlayan Tarımsal Kamu İktisadi Teşekküller (KİT) özelleştirilmeye başlandı.
· Destekleme alımları azaltıldı. Çiftçilerin ürünlerinin alım fiyatlarının belirlenmesinden kamu çekildi.
· Çiftçi ürünlerinin  fiyatları tek taraflı yalnızca alıcılar -tüccar ve sanayici- tarafından belirlenmeye  terk edildi.
· Tarımsal ürün fiyatları baskı altına alınarak maliyetlerin altında belirlendi.
· Tarım kredi faizleri yükseltildi. Bu nedenle çiftçiler üretmede güçlükler yaşıyor.
· Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri (TSKB) A.Ş'lere dönüştürecek yasalar çıkarıldı.
· Tarımsal kamu yönetimi dağıtıldı.
· İç ticaret hadleri Cumhuriyet döneminde görülmemiş ölçüde tarımın aleyhine döndü(rüldü).
1980'den bu yana adım adım uygulanan tek ve yanlı politikalar gereği üzüm, zeytin, çay, fındık, hububat, ayçiçeği, pamuk üreticileri ile hayvan yetiştiricilerinin sorunları iyice arttı. Üretemeyecek duruma hızla sürüklenen çiftçilerin durumu dayanılmaz bir hal aldı.
Bütün bu uygulamalar yapılırken çiftçiler adına kararlar alınagelindi. Çiftçiler karar alma süreçlerinin dışında bırakıldı. Geçmiş hükümetler, üreticilerin örgütsüzlüğünü fırsat bilerek çiftçileri iyice yoksullaştıracak kararları ardı ardına aldılar.
Geçmişte iktidar olanlar, bütün bu sorunları biriktirmeden çözmek yerine her yıl ve her seçim öncesi ürün taban fiyatları ile oynayarak yaptıkları destekleme alımları ile çiftçileri hem oyaladılar, hem de örgütsüz kalmalarını sağlayarak kendilerine bağımlı halde tuttular. Çiftçiler de hak alma mücadelesini yalnızca seçimden seçime oyları ile yaptı.
Şimdi bu bağımlılık; dış dinamiklerin istemiyle devlete bağımlılıktan da çıkarılarak, yerli/ yabancı gıda ve tarım şirketlerine bağımlı hale getirecek olan sözleşmeli çiftçiliğe terk edilmektedir. Devlet bu yeni sistem olan sözleşmeli çiftçilikte garantör olarak bile bulunmamaktadır. Bu durumda örgütsüz, çiftçiler örgütlü tüccar ve sanayicinin önüne korumasız bırakılmaktadır.
Sözleşmeli çiftçilikle ilgili yapılan araştırma ise şöyledir:
Celal Bayar Üniversitesi Alaşehir Meslek Yüksek Okulu öğretim  görevlileri Yardımcı Doçent Dr. O. Murat Koçtürk Yardımcı Doçent Dr. A. Nuray Cebeci tarafından Manisa ilinde yürütülen "Türkiye'de Tütün Üretiminde  Sözleşmeli Tarım" araştırmasında bazı sayısal veriler şöyledir:
· TEKEL'in özelleştirilmesi hususunda üreticilerin yüzde 87,5'u olumsuz görüş bildirmiştir.
· Yeni Tütün Kanunu öncesindeki pazarlama sisteminden (yani sözleşmesiz çiftçilikte) memnun olanların oranı yüzde 94.8'dir.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği 
Aynı araştırmada; Türkiye Ziraat Odaları Birliği ile ilgili incelenen işletmelerin yüzde 87,5'i çiftçilerin mesleki örgütü olan Türkiye Ziraat Odaları Birliği'ni yetersiz bulmaktadır. Başarılı bulanların oranı sadece yüzde 1'dir.
T.Ziraat Odaları Birliği kanunu, çiftçilerin haklarını arama, koruma ve geliştirmeden çok Tarım Bakanlığının yan kuruluşu gibi işlev görecek şekilde düzenlenmiştir. Çiftçilere reva görülen bu yeni  sistemde;  T. Ziraat Odaları Birliği çiftçilerin haklarını koruyamadığını Tütün Yasası, Şeker Yasası, Tarımsal KİT'lerin özelleştirilmesi, zirai kredi faizlerin yükseltilmesi, desteklerin kaldırılması aşamasında -demokratik içerikten yoksun düzenlenmiş olan yasası gereği- mücadele edemeyişi ya da mücadelesinde başarılı olamayışıyla göstermiştir. Bütün bu nedenlerle araştırmada da görüldüğü gibi, çiftçilerin mesleki örgütleri olan T.Ziraat Odaları Birliği'ne güven eksiklikleri vardır.   
Kooperatif örgütlenmelerine gelince; Üretici örgütlenmesi yetersizdir, demiştik. Tarım kooperatiflerinin sayısı 1966'da 588 adet iken bu sayı 1989 yılı itibarıyla 5275'e çıkmıştır. Ancak, kooperatifçilik biçimindeki bu örgütlenmeler son derece yetersiz ve etkisizdir.
Kooperatifler bilindiği gibi şirketlere alternatif kurulan ekonomik örgütlenme biçimleridir. Ne yazık ki bu günkü işleyiş ve yönetim tarzıyla şirketlerden farklı, onlara alternatif bir örgütlenme biçimi olduğunu söylemek pek olanaklı değildir.
· Kooperatiflerin mevzuatları da çiftçileri koruyup kollayan yönlendiren biçimde düzenlenmiş değil. Örneğin; bir yıl kooperatife ürün vermeyen üreticilerin oy hakları ellerinden alınıyor. Bunlara çözüm bulmak yerine büyük çiftçiler teslim ettikleri ürünleri  kendilerine oy verecek kişilere paylaştırarak teslim ettiriyorlar. Kooperatifçiliğin demokratiklik ilkesi olan "her üreticinin bir oy hakkının olması" ilkesi, böylelikle delinmiş oluyor. Bu ve diğer yollarla kendilerini sürekli yönetimlere seçtiriyorlar. Kooperatiflerin ortaklarına kar payı dağıtması konusunda ciddi bir yaptırım da yok. Birlik yöneticiliği, kooperatif yöneticiliği meslek haline gelmiş/getirilmiş. Hep aynı kişiler kendilerini seçtiriyorlar.
 Bu kooperatifler bizim alın terimiz ve emeğimizle oluşturulmuştur. Tamam devlet vesayeti kalksın ama hep büyük ve aynı çiftçiler de yönetsin istemiyoruz.  Ayrıca kooperatifler; arazilerin küçük olmasının getirdiği dezavantajı avantajlı işletmelere dönüştürebilme ve tarımın şirketleşmesine de alternatif olma potansiyelini taşımaktadır.
Dünyanın yeniden düzenlendiği bu süreçte Türkiye ve tarımı da buna koşut olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Bu yeniden yapılandırma Türkiye tarımını tahrip etmekte, çiftçiliği ortadan kaldırıp yerine şirket tarımcılığını ikame edecek politikalar adım adım uygulanmaktadır. Oysa tarım bir kültür ve yaşama biçimidir. Şirketlere bırakılamayacak kadar hem üreticiler hem de tüketiciler için yaşamsal önemdedir.  Mesleki ve ekonomik örgütlenmelerimiz eksiksiz işlese bile tarımın tahribatında uygulanan politikaların karşısında yetersiz kaldığı/kalacağı aşikardır. Biz çiftçiler olarak  çiftçilik yapma ve diğer tüm haklarımızı koruyup geliştirebilmek için ekonomik ve mesleki örgütlerimizin yanında ayrıca; mesleki. ekonomik, politik, sosyal ve demokratik örgütlere ihtiyacımız var. Bu örgütler de; çiftçilerin ürün bazındaki kurduğu/kuracağı sendikalarıdır.
Yukarıda da söylediğimiz gibi Tarımda Yeniden Yapılandırma adı altında; "örgütsüz köylü", yerli ve yabancı "örgütlü tüccar ve sanayici" ile karşı karşıya -tek tek bireyler halinde- bırakıldık. Tüccar ve sanayici de, atomize edilmiş/olmuş dağınık örgütsüz biz çiftçilere tek tip sözleşme ile sözleşmeli çiftçilik dayatılmaktadır.
· Sözleşmeli çiftçiliğe mecbur edilen çiftçilerin adına sözleşme yapmak ve çiftçilerle sözleşme yapan iş veren durumundaki sanayici ve tüccarın sözleşme koşullarına uymadığında sendika üyesi çiftçilerin hakkını aramak  ve korumak için,
· Destekleme alımlarından ve destekleme alım fiyatı açıklamaktan çekilen kamunun yerine çiftçiler için referans fiyatları belirleyip açıklamak için,
· Tarımsal politikalar belirlendiğinde çiftçilerin haklarını gözeten bir yerden müdahil olup, çiftçilerin çıkarlarından yana politikaların belirlenmesinde etkin olmak için,
· Çiftçilerin üretim aracı olan toprak ve suyun kirletilmesine karşı etkin hukuksal ve demokratik mücadele vermek için,
· Çiftçilerin yalnız doğa koşullarına karşı çaresizliğinde ilaç olacak tarım sigortasının çiftçiler lehine ivedilikle düzenlenip çıkarılması için,
· Tüccarın vurgunculuğu ve dolandırıcılığına karşı çiftçileri koruyacak etkin bir yasanın çıkarılma mücadelesini vermek için,
· Kamunun tarımcıyı koruyucu, çiftçilere öncü, eğitici ve öğreticilik yapmasını sağlamaya yönelik demokratik mücadele yürütmek için,
· Çiftçilerin, eksiksiz sosyal güvenceye kavuşturulması için,
· Kısacası çiftçilerin üretebilmesini sağlamak ve üretmesinin önündeki oluşturulan ve oluşturulacak olan engelleri aşmak için, ürün bazında sendikal örgütlenmelere ihtiyaçları vardır.
Özetle; biz üreticiler üretmek istiyoruz. Üreterek ailemizi geçindirmek ve ülke ekonomisine katkıda bulunmak istiyoruz.
Çiftçiler olarak;
Ø 8 Mart 2004 tarihinde merkezi Manisa-Alaşehir'de olmak üzere 358 kurucu üye ile  "Üzüm Üreticileri Sendikası" ÜZÜM-SEN'i,
Ø 15 Nisan 2004 tarihinde merkezi İzmir'de olmak üzere 455 kurucu üye ile "Tütün Üreticileri Sendikası" TÜTÜN-SEN'i,
Ø Keza fındık üreticileri de 25 Haziran 2003'te kurultaylarını toplayarak  1 eylül 2004 tarihinde merkezi Ordu'da olmak üzere "FINDIK ÜRETİCİLERİ SENDİKASI" FINDIK-SEN'i kurduk.
Ø
 Ayçiçeği, hububat, şekerpancarı, çay, zeytin ve kayısı üreticileri de ürün bazında sendikalarını kurmak için çalışmalarını sürdürmektedirler.
Üretici çiftçilerin sendikal haklarının dayanaklarını oluşturan onaylayarak taraf olduğumuz uluslar arası sözleşme ve belgeler ise şunlardır:
1)İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
2)Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme
3)Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme
4) İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi)
5) Yeni bir Avrupa İçin Paris Şartı
6) Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı

Devletimiz tarafından imzalanmış bulunan bu uluslararası sözleşme ve belgelere dayalı olarak kurulmuş ve kurulmakta olan ürün bazındaki çiftçi sendikalarının, hükümetinizce sendikalar yasasının yeniden ele alınacağı önümüzdeki günlerde, değişiklik ve düzenlemeler yaparak iç hukukla uyumlu hale getirmenizi bekliyor, ülke nüfusunun yüzde 35'ini kapsayan çiftçilerin özgürce örgütlenmelerinin  önünün açılmasını, diliyoruz.

Saygılarımızla…

 

 


TÜTÜN-SEN               ÜZÜM-SEN                  FINDIK-SEN

Ali Bülent Erdem    Adnan Çobanoğlu         Kutsi Yaşar

 

 


ÇİFTÇİ SENDİKALARININ  HUKUKTAKİ DAYANAKLARI
   
Özellikle 1919 yılında Milletler Cemiyeti çerçevesinde Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO/UÇÖ) ve 1945 yılında da Birleşmiş Milletler Örgütünün(UN/BM) kurulmasıyla birlikte, bu örgütlerin anayasalarında açıkça yer alan insan haklarıyla ilgili anayasal değerdeki ilkeler ve bu ilkelerin somut içeriğini göstermek üzere kabul edilen uluslararası  sözleşmelerle insan hakları uluslararasılaşmış, insan hakları sorunu devletlerin "iç işi" olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle, uluslar arası insan hakları belgelerinde tanınan ve güvenceye bağlanan bir "insan hakkı"nın kullanılması yada kullandırılmaması söz konusu olduğunda, yalnızca ulusal hukuktaki düzenlemelerle yetinilmemesi, öncelikle ulusal hukukla bütünleştirilmiş evrensel ve bölgesel ölçekli insan hakları sözleşmelerinin de göz önüne alınması gerekir. Kurucu belgelerdeki, yani UÇÖ' nün ve BM'nin Anayasalarındaki insan haklarıyla ilgili genel ilke ve kurallar, bu kuruluşlara katılmış olan devletleri "üye devlet" olarak ve onaylanan sözleşmelerde "taraf devlet" olarak bağlar. Dolayısıyla, gerek uluslar arası kuruluşların anayasaları, gerekse anayasa madde 90/son fıkra gereğince "usulüne göre yürürlüğe konulmuş" uluslar arası antlaşma ve sözleşmeler ulusal hukuk düzeninin bir parçasıdır. "Kanun hükmünde" sayılan bu sözleşmeler, anayasaca ulusal/iç hukukla bütünleştirilmiş sayıldığı için, yasama, yürütme ve yargı organlarınca doğrudan doğruya uygulanmak zorundadır. Anayasadaki, Cumhuriyet'in değiştirilemez niteliklerinden olan "insan haklarına saygılı devlet" (m2) ile 4709 sayılı ve 3 ekim 2001 tarihli yasayla yapılan değişikliklerde Anayasanın 14.maddesine konulan "insan haklarına dayalı" devlet ilkesinin somut içeriği ise, onaylayarak Taraf olduğumuz insan hakları sözleşmeleriyle belirlenmiştir. Bu nedenle, anayasanın  öngördüğü yasama ve   yürütme organlarınca gerçekleştirilen iki onay işleminden sonra ulusal hukukumuzla bütünleşmiş insan hakları sözleşmeleri, iç hukukta özel yasal düzenleme yapılmamış olsa bile doğrudan doğruya uygulanmak gerekir. Bu sözleşmelere dayanarak insan haklarını kullanan hak öznelerinin engellenmemesi, yöneticilerine, üyelerine ve tüzel kişi olarak çalışmalarını sürdüren örgütlerine engel olunmaması gerekir. İnsan haklarına saygılı ve dayalı bir devletin, insan haklarının kullanılmasını engelleyici değil kolaylaştırıcı ve özendirici bir yaklaşım ve tutum içinde olması, öncelikle anayasal bir yükümlülüktür.
Üretici çiftçilerin sendikal haklarının dayanaklarını oluşturan onaylayarak taraf olduğumuz sözleşme ve belgeler ile bu konuda yaptıkları somut düzenlemeler şunlardır:
    1)İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi:10 Aralık 1948 de kabul edilen ve Bakanlar Kurulunca imzalanarak 27 Mayıs 1949'da Resmi Gazetede yayımlanan Bildirgenin,sendika hakkı ile ilgili 23.maddesinin 4. fıkrası şöyledir:
"Herkesin,menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır."
    2)Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme:16 Aralık 1966'da kabul edilip 3 Ocak 1976'da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazete onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin,"Sendika Hakkı ve Sınırları ve Grev Hakkı" başlıklı 8.maddesi şöyledir:
"1. Bu Sözleşme'ye Taraf devletler aşağıdaki hakları güvence altına almakla yükümlüdürler:
a) Herkesin, ekonomik ve toplumsal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak dilediği sendikaya girme hakkı.
Bu hakkın kullanılmasına,yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati yada başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama getirilemez;
b) Sendikaların ulusal federasyonlar yada konfederasyonlar kurma hakkı ve konfederasyonların uluslar arası sendikal örgütler kurma yada bunlara katılma hakkı;
c) Sendikaların, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati yada başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlandırmalardan başka bir sınırlama olmaksızın özgürce faaliyete bulunma hakkı;
d) Her ülkenin yasalarına uygun olarak kullanılmak kaydıyla,grev hakkı;
2. Bu madde sözü edilen hakların ,silahlı kuvvetler ,polis yada devlet yönetiminin mensupları tarafından kullanılmasına yasal kısıtlamalar getirmesine engel olmaz.
3. Bu maddenin hiçbir hükmü,Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslar arası Çalışma Örgütü Sözleşmesi'ne Taraf Devletlere,Sözleşme'de öngörülen güvenceleri ihlal edici yasal tedbirler alma yada yasaları bu güvenceleri ihlal edici şekilde uygulama yetkisi vermez."
3)Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme:16 Aralık 1966'da kabul edilip 23 Mart 1976'da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazetede onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin, "Sendika Hakkı ve Sınırları " başlıklı 22.maddesi şöyledir:
"1) Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak yada bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla bir araya gelip dernek kurma hakkı vardır.
2) Bu hakkın kullanılmasına,yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik yada kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması yada başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlamalar getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler yada polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulması engellenemez.
3) Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi'ne Taraf Devletlere, bu Sözleşme'de öngörülen güvencelere zarar verecek yasa tedbirleri alma yada hukuki uygulamalarda bulunma yetkisi vermez."
4) İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi): 4 Kasım 1950'de kabul edilip 2 Eylül 1953'te yürürlüğe giren ve ülkemizce 18 Mayıs 1954'te onaylanan bu sözleşmenin "Toplantı, Dernek ve Sendika Hakları ve Sınırları" başlıklı 11.maddesi şöyledir:
"1. Her şahıs asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı dahil olmak üzere dernek kurmak hakkını haizdir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin amme emniyetinin, nizami muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın ve başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir.
           Bu madde,bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir."
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin bu maddesinin son fıkrasında anlam kayması yaratan önemli bir çeviri hatası vardır.Bu nedenle,11.maddenin tümünün şöyle anlaşılması gerekir:
             "1. Herkesin,barışçı toplanma özgürlüğüne ve çıkarlarını savunmak için başkalarıyla sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını de içermek üzere ,dernek özgürlüğüne hakkı vardır.
              2. Bu hakların kullanılması,yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, düzenin korunması ve suçun önlenmesi, genel sağlığın yada ahlakın korunması için zorunlu önlemler oluşturan kısıtlamalar dışında başka kısıtlamalara konu olamaz.
           Bu madde,bu hakların silahlı kuvvetler,polis yada devlet yönetimi üyelerince kullanılmasına haklı kısıtlamalar dayatılmasına engel değildir."
5) Yeni bir Avrupa İçin Paris Şartı: 21 Kasım 1990'da ülkemizin de içinde yer aldığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı/Teşkilatı (AGİK/AGİT) çerçevesinde kabul edilen Paris Şartında, örgütlenme hakkı konusunda şu düzenleme vardır:
 "İnsan hakları ve temel özgürlükler tüm insanlar içindir(insanların doğuştan kazandıkları haklardır.), başkasına aktarılamaz ve yasayla güvenceye bağlanmıştır. Hükümetlerin birinci sorumluluğu, onları korumak ve geliştirmektir.Tam olarak onlara uyulması ve onların kullanılması, özgürlük.adalet ve barışın temelidir.(…)
           "Biz onaylıyoruz ki,ayrım gözetmeksizin herkesin:
           (…) örgütlenme ve barışçı toplantı özgürlüğüne, (…) Hakkı vardır."
6) Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı: 1999 Helsinki Doruğunda "aday ülke" olarak kabul edildiğimiz Avrupa Birliği çerçevesinde, 11 Aralık 2000'de kabul edilen ve Konvansiyon çalışmaları sonunda hazırlanan Avrupa Birliği Anayasa Taslağına konulacak anayasal bir hukuksal değer taşıması öngörülen Temel Haklar Şartının 12.maddesi şöyledir:
a."Herkesin,tüm düzeylerde ve özellikle siyasal,sendikal ve sivil alanlarda barışçı toplantı özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü hakkı vardır. Bu hak, çıkarlarını savunmak için sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir."
Türkiye, yukarıdaki altı belgeden 2.,3. ve 4. sıralardaki üç sözleşmeyi onaylayarak Taraf olmuş, iç hukukuyla bütünleştirerek doğrudan uygulama yükümlülüğü altına girmiştir.
  Bu belgelerin ortak özelliği, sendika hakkının öznelerini örneğin işçiler, kamu görevlileri, çalışanlar olarak değil "herkes" olarak belirlemiş, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını "herkes"e tanımış, dernek/örgütlenme hakkının sendika hakkını da içerdiğini açıkça belirtmiş olmalarıdır. Güvenceye alınan sendika hakkının amacı ise, üreticiler için de geçerli olan ekonomik ve sosyal çıkarların korunması ve geliştirilmesidir.
Çok açıktır ki "herkes" kapsamına, aktif çalışma kapsamı içinde bulunan işçiler, memurlar, sözleşmeliler gibi, aktif çalışma yaşamından ayrılmış "emekli" statüsündeki ücretliler de girmektedir. Herhangi bir işvene karşı ekonomik ve sosyal çıkarları koruma ve geliştirme gereksinmesi duyan, tek başına yada fiili ve geçici topluluklar kurarak bu amacını gerçekleştiremeyeceğini anlayan her kişi kümesi, ekonomik ve sosyal çıkarları koruma ve geliştirme örgütü olan sendikalar kurabilir. Bu amacı, etkinlik amacı sınırlı olan ve etkili eylem araçları bulunmayan, örneğin dernekler yada vakıflar gibi örgütler aracılığıyla etkili biçimde gerçekleştirme olanağı olmadığı için ki, yukarıda belirtilen belge ve sözleşmeler, gereksinme duyduklarında "çıkar koruma örgütleri" olan sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını "herkes"e tanımıştır. Bu nedenle sendika hakkı, sosyal bir hak olmasının yanı sıra ,aynı zamanda "geleneksel (klasik)" insan haklarındandır.
Çiftçiler ve çiftçi sendikaları üyeleri aktif çalışmakta ve belki de son dönemlerde uygulanan acımasız güdümlü politikalar nedeniyle daha fazla korunması ve geliştirilmesi gereken ekonomik ve sosyal çıkarları bulunduğuna inanan üreticilerce, bu belge ve sözleşmelerde tanınmış ve güvence altına alınmış sendika hakkının kullanılmasının sonucu olan bir sendikalardır. Eğer bu belge ve sözleşmeleri imzalayan ve onaylayan devlet, üreticilerin sendika hakkından yararlanmalarını kolaylaştırıcı olumlu önlemler almıyorsa, hiç olmasa, uluslararası sözleşmelerin güvencesindeki haklarını kullanan kişilere ve üreticilere engel olmama, olumsuz bir aktör olarak davranmama yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır. İnsan haklarına saygılı ve dayalı devlet olmanın ön koşulu, yasaklayıcı ve engelleyici olmamak, ulusal düzenlemelerle açıkça yasaklanmayan alanlarda kullanılan insan haklarına baskıcı bir aktör olarak karışmamaktadır.
Sendikal haklar, ülkemizin onayladığı başka uluslar arası sözleşmelerde de tanınmış ve güvenceye alınmıştır. Bunlar; 87,98 ve 151 sayılı Uluslar arası Çalışma Örgütü sözleşmeleridir. Sendika, toplu pazarlık ve grev haklarını tanıyan ve denetim organlarının içtihat niteliği kazanmış yerleşik kararlarıyla geliştirilen bu üç sözleşme, ilke olarak sendikal hakları "çalışan-çalıştıran ilişkisi" çerçevesinde düzenlemiştir. Bu bağlamda, sendika hak ve özgürlüğünü, devletten ve işverenden gelebilecek yasaklayıcı ve engelleyici eylem ve işlemlere karşı korumayı amaçlamıştır. Sendikal hakları çalışan-çalıştıran ilişkisini temel alarak güvenceye aldığı için hak öznelerini de aktif çalışma yaşamındaki kişileri, yani çalışanları, işçileri, kamu görevlilerini hak özneleri olarak belirlemiştir. Aynı yaklaşımı sendika, toplu pazarlık ve grev haklarını tanıyan 5. ve 6. maddelerine çekince koyarak 1989 yılında onayladığımız Avrupa Sosyal Şartı da benimsemiştir. Bu sözleşmelerin sendikal hakları "çalışanlar", "kamu görevlileri" ve "işverenler" için güvenceye almış olması, üreticilerin sendikal haklarının bulunmadığı, söz konusu hakların üreticilere yasaklandığı anlamına gelmez. Bu sözleşmelere dayanarak, üreticilerin kurduğu sendikaların faaliyetlerinin durdurulmasını ve kapatılmasını istemek, hukuksal temeli olmayan bir sav olacaktır. Üreticiler ve "herkes" terimi kapsamına giren tüm başka kişi kümeleri, korunması ve geliştirilmesi gereken hak ve çıkarlarının bulunduğunu düşündüklerinde, bunun doğal ve tarihsel aracı olan sendikalar kurabilirler. Çünkü, hukukun Roma Hukuku döneminden beri süre gelen temel yorum ilkesine göre, kuşkulu durumlarda özgürlükten yana davranmak gerekir.(in dubio, pro libertate). Açık ve doğrudan bir özel düzenlemenin bulunmaması karşısında, özgürlükleri kullananlara karşı yasakçı olunmaması, sendika hakkının "yasaklandığı" sonucuna ulaşılmaması gerekir. Bu, sendika hakkının aynı zamanda geleneksel kişi hakkı boyutu taşımasını sonucu olan asgari bir yükümlülüktür.
3.ULUSAL HUKUKTA DURUM VE DAYANAKLAR  
Anayasa ve yasalar, Uluslar arası Çalışma Örgütü sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartında olduğu gibi, sendikal hakları işçi-işveren, kamu görevlisi-devlet, yani çalışan-çalıştıran ilişkisi çerçevesinde ele aldıkları için, hak öznelerini aktif çalışma yaşamını göz önüne alarak belirlemiştir.
Anayasa, sendika hakkının öznelerini; Ekim 2001 değişikliğinden önceki 51.maddede "işçiler" ve işverenler(m.51/1),değişiklikten sonra metinde ise "çalışanlar" ve işverenler (m.51/1), "işçi niteliği taşımayan kamu görevlileri"(m.51/5),"128 inci maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlileri" (m.53/4), yani "memurlar ve diğer kamu görevlileri"(m.128/1) olarak belirlemiştir. Dolayısıyla, sendika hakkının Anayasaca tanınan ve "anayasal güvence" alınan hak özneleri bu kişilerdir.
Bunların arasında açıkça sayılmayan başka kişiler yada kişi kümelerinin bulunması, örneğin "üreticiler"in sayılmamış olması, bu kişiler için anayasal sendika yasağı bulunduğu biçiminde anlaşılmaz. Üreticiler söz konusu olan hukuksal durum, yalnızca anayasal güvenceden yoksun olmalarıdır. Bu anayasal boşluk, yasa koyucuya olumlu yada olumsuz yönde düzenleme yapma konusunda takdir yetkisi sağlamaktadır. Ancak bu yetkinin de, uluslararası sözleşmelerle sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, Anayasa'da üreticilerin sendikal haklarıyla ilgili açık bir kural bulunmaması, üreticilerin sendika hakkının yasaklandığı anlamına gelmez. Bu konuda, karşıt kavram (mefhum-u muhalif) yoluyla yorum yapılamaz. Tam tersine, "kuşkulu durumlarda özgürlük yararına" yorum ilkesi uygulanmak gerekir. Nitekim, Danıştay Birinci Dairesinin oybirliğiyle verdiği 22 Nisan 1992 tarihli kararında da, "bir hakkın anayasada yer almamış olmasının yasayla tanınmasına engel olamaya(cağı)" belirtilmiş ve "yurttaşların bütün haklarının anayasada bir bir sayılmasına olanak bulunmadığı gibi buna gerek de yoktur" denilmiştir.
Ayrıca, Anayasada özel düzenleme boşluğu olmakla birlikte, 17.madde "herkes(in) yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip" olduğunu belirtmiştir. Herkesin, dolayısıyla üreticilerin de ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarla doğrudan bağlantılı olan "maddi varlığını korumak ve geliştirmek" amacıyla örgütlenmesi ve sendika kurması, 17.maddenin güvencesi altındadır.
Sendikal haklarla ilgili yürürlükteki yasalarda, Anayasa gereği olarak, sendikal hakları çalışan-çalıştıran ilişkileri çerçevesinde düzenlemiştir. Çiftçiler kelimesinin yasada geçmemesi/geçirilmemiş olması dolayısıyla sözü edilen yasalar, doğal olarak üreticilere uygulanmaz. Ancak bu yasal boşluk üreticilerin sendika hakkının yasaklandığı anlamına gelmez. Anayasa düzeyinde olduğu gibi yasalar düzeyinde de üreticilerin sendikal hakları konusunda hukuksal boşluk söz konusudur. Sendika hakkının yasaklandığı anlamına gelmeyen bu boşluk, üreticilerin bir insan hakkı olduğuna kuşku bulunmayan sendika hakkını kullanmalarına engel değildir. İnsan haklarına dayalı ve saygılı bir sosyal hukuk devleti, hak ve özgürlükleri kullananlar aleyhine değil lehine davranmakla, yasaklayıcı ve engelleyici olmaktan kaçınmakla yükümlüdür.

 
< Önceki   Sonraki >
Üzüm-Sen "Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Çözüm Önerileri Raporu"nu TBMMye sundu ÜZÜM-SEN 11 Nisan'da TBMM inde Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer ile birlikte Basın Toplantısı yaptı.Üzüm-Sen 4 üzüm bölgesinde üreticilerin katılımıyla "Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Gıda Egemenliği Forumları" örgütlemiş ve TBMM Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu üyeleriyle Bölge milletvekillerini de bu forumlara davet etmişti. Hazırladığı raporu forumların  yapıldığı bölgelerden gelen Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Gıda Egemenliği Forumları temsilcileriyle birlikte, Araştırma Komisyonuna, Partilerin Gurup Başkan Vekilleri'ne sunmak üzere Ankara’ya gitti. Manisa CHP Milletvekili Tur Yıldız Biçer’le birlikte TBMM'nde bir "Basın Toplantısı" düzenleyerek "Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Çözüm Önerileri Raporu"nu Basınla ve kamuoyuyla paylaştı.  Manisa Milletvekili  Tur Yıldız Biçer, üzüm üreticilerinin sorunlarına ilişkin bir sunuş yaptı, Üzüm-Sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu, sendika olarak yaptıkları faaliyetleri , üzüm üreticilerinin sorunlarını, çözüm önerilerini ve taleplerini dile getirdi.  Üzüm üreticileri;  Hüseyin Zengin, Hüseyin Yıldırım, Niyazi Zengin ve Funda Akçura sırayla söz alarak sorunlarını ve taleplerini ilettiler.

Üzüm üreticilerinin sorunları ve Gıda Egemenliği Forumları’nın ilki Yeleğen ‘de yapıldı “Üzüm üreticilerinin sorunları ve Gıda Egemenliği Forumları”nın ilki 17 Mart’ta Yeleğen Kasabası-Eşme’de gerçekleşti.TBMM de “ Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu” kuruldu. Üreticiler için çözüm üretmesi gereken Bakanlığın, Tarımsal devlet kurumlarının ve siyasilerin sorumluluklarını göz ardı eden, üstün körü bir rapor hazırlamasını yol vermemek “Araştırma Komisyonu”nun gerçekçi ve doğru bir rapor hazırlayabilmesine yardımcı olmak için Üzüm Üreticileri Sendikası (ÜZÜM-SEN) üzüm üreticilerinin katılıp konuşacağı bir dizi “Üzüm üreticilerinin sorunları ve Gıda Egemenliği Forumları” düzenliyor. ÜZÜM-SEN üzüm üreticilerinin bir araya geleceği bu Forumlara TBMM “Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu” üyesi Milletvekilleri’ ni ve Forumların yapılacağı illerdeki milletvekillerini davet ederek gelip üzüm üreticilerinin sorunlarını aracısız bir şekilde doğrudan doğruya kendilerinden dinlemelerini ve üreticilerin önerilerini dikkate almalarını istedi. ÜZÜM-SEN Forumlardan ilkini Eşme’nin Yeleğen Kasabası’nda gerçekleştirdi. Forumun kolaylaştırıcı heyeti öncelikli konuşma hakkının üzüm üreticilerinde olduğunu, sendika yöneticilerine ve gelen misafirlere de üreticilerin konuşmalarından sonra yer vereceklerini söyleyerek forumun açılışını yaptılar.Forumda ilk sözü kadın üreticilerden Yurdagül Kaya aldı. Kaya “üzüm maliyetlerinin çok yüksek olduğunu, bağlarda kullanılan kimyasal zehrin, gübrenin ve mazotun fiyatlarının sürekli arttığını üzüm fiyatlarının ise düşük olduğunu bu fiyatlarla üretimlerini sürdürmelerinin mümkün olmadığını belirtti.Üreticilerden Ercan Aksoy ise kullandıkları tarım ilaçlarının (zehirlerinin) çok pahalı olduğunu, bağlarındaki üzümlerini korumak için kullanılan örtülerin fiyatlarının yüksekliği yüzünden ürünlerini örtü altına alamadıklarını, dört dörtlük para kazanmayı bırak maliyetlerini bile kurtaramadıklarını bu nedenle üretimi terk etmek zorunda kaldıklarını söyledi, ve TBMM den çözüm istedi.Üretici Mehmet Erik konuşmasında , “Üzüm para etmiyor. Pazar sorunumuz çözülemiyor, birde bazı tüccarlar aldıkları malın parasını ödemeden kaçıyorlar, dolandırılıyoruz. Çoluk çocuk bizim elimize bakıyor. Tarımsal üretimde kullandığımız elektrik fiyatları da pahalı,bunun düşürülmesi gerekir. Başarılı olmak, kazanmak istiyorsak sendikaya üye olmamız, örgütlenmemiz de şarttır” dedi.Eşi ile birlikte bağcılık yaparken şimdi de borçlarını ödemek için aynı zamanda eşi ile birlikte tavuk işletmelerinde çalışmak zorunda kalan Gülümser Kılıç da konuşmasında “ eşimle birlikte geçinmek, çocuklarımızı büyütmek için bağcılık yapıyorduk, üzüm para etmeyip kazancımız yetmeyince hem üzüm üretmek hem de acaba sorunumuza çare olur mu? diyerek devlet desteğinden de yararlanarak ve borçlanarak koyun yetiştiriciliğine de başladık. Ancak yem fiyatlarının pahalılığı yüzünden koyun besiciliğinden de para kazanamadık. Borçlarımız çoğaldı bunun üzerine eşimde bende işletmelerde çalışmak zorunda kaldık.Bir yandan işletmelerde çalışıyoruz diğer yandan çiftçilik yapmaya çalışıyoruz. Ürünümüz para etse neden başka yerde çalışalım? Köyde kadınlar şirketlerin üzüm işletmelerinde v.b asgari ücretle çalışmak için sıraya giriyor. Çünkü üreticilikten kazandıkları gelirle geçinemiyorlar” dedi.Üreticilerin konuşmalarından sonra söz alan ÜZÜM-SEN Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu: “TBMM sinde Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu kuruldu, Tariş temsilcisini dinlediler,Ziraat Odaları temsilcisini dinlediler, İhracatcı Birliklerinin temsilcisini dinlediler, Şarap Fabrikalarının temsilcilerini dinlediler, Toprak Mahsulleri Ofisinin temsilcisini dinlediler peki TMO temsilcisi üreticiden 3,85 TL aldığı üzümü dışarıda yeni Pazar aramadığını 4,18 TL den Tariş’e devrettiğini yani Tüccarlık yaptığını söyledi mi? Tariş üreticiden üzüm alma yerine TMO dan üzüm aldığından dolayı alımı kapatmak zorunda kaldığını söyledi mi? Araştırma komisyonu üyesi bütün milletvekillerini düzenlediğimiz forumlara çağırdık, ’gelin üzüm üreticilerinin sorunlarını kendi ağızlarından dinleyin’ dedik.Evet üreticilerin pazar sorunu var, üzüm ihracatçılarının da pazar sorunu var, Irak, Suriye ve Ortadoğu daki karışıklıklar nedeniyle Tırlarımız Arap ülkelerine gidemiyor biz üzümlerimizi bu ülkelere ihraç ediyorduk, sonra Rusya önemli bir ihracat bölgesi oldu ama yaşanan uçak krizi bu kapıyı da kapattı, fiyatlar düştü demek ki komşularla iyi geçinilmesi üreticilerin yararına, savaşa karşı olmamız bizim için elzem. Üzümlerin korunması için örtü masrafından bahsedildi. Eskiden örtüye ihtiyaç yoktu, ama 2006 dan bu yana Haziran ayından itibaren Sarıgöl ovasında bağlar örtü altına alınıyor. Kışladağ altın madeni faaliyete geçtiği andan itibaren siyanür havuzlarından ortaya çıkan gazlar ilk yağmurlarla birlikte bağları bozuyor,insanlar ürünlerini koruyabilmek için örtü altına almak zorunda kalıyorlar bu aşırı bir maliyete yol açıyor.O zaman çözüm bu tür maden faaliyetlerinin durdurulmasıdır. Dolandırıcı tüccarlara karşı TBMM’nin yasa çıkartması gerekir, biz bunun için yıllardır talepte bulunuyoruz, sözleşmeler üreticilerin örgütleriyle yapılmalı ki üreticilerin hakları korunabilsin,dolandırıcılığa ağır cezalar verilsin diyoruz. Bu forumlarda sizlerin dile getirdiği öneri ve talepleri meclisteki araştırma komisyonuna iletmek için elimizden geleni yapacağız, bu talepleri komisyonda savunan milletvekillerine de elimizden gelen desteği sunacağız, yeter ki onlar dik dursunlar biz onlara güç vermeye hazırız. Şirketler Gıda Egemenliğimizi elimizden almaya gıdayı tekellerine almaya çalışıyorlar.Biz gıda egemenliğinin sadece üreticilerle sahip çıkılamayacağını biliyoruz.Üreticisiyle tüketicisiyle birlikte dayanışarak mücadele yürütmek için çaba sarf ediyoruz.” dedi.ÇİFTÇİ-SEN Genel Sekreteri aynı zamanda TÜTÜN-SEN Genel Başkanı olan Ali Bülent ERDEM’ de söz alarak çıkartılan Tütün yasası ile tütün üreticilerini yok ettiklerini, bir çok üreticinin üretimi bırakarak başka arayışlara girdiğinden söz ederek “Eşme önemli bir tütün üretim bölgesi ancak bir çok üretici üretimi bırakmak zorunda kaldı, bazı üreticiler tütün diktikleri tarlalarında üzüm bağları yetiştirdiler, ama şimdi duyuyorum üzüm para etmediğinden dolayı bağlarını söküp yerine ceviz dikiyorlarmış, yarın ckeviz para etmediğinde de bu sefer ceviz ağaçlarını kesmez zorunda kalacaklar.Bu duruma dur demek lazım.Tarım politikalarının değişmesi gerekiyor. Soma da ölen 301 madencinin çoğunun ailesi tütün üretiyordu.Tütün para etmiş ve bu aileler tütün üretmeye devam etmiş olsaydı bu insanlar üretici olacaklar, madende çalışmak zorunda kalmayacaklardı. Tekelin özelleştirilmesi de tütün üreticilerine büyük darbeler vurdu.Şimdi de şeker fabrikalarını özelleştirmeye çalışıyorlar bu fabrikaların özelleştirilmesi demek şeker pancarı üretmeye devam eden üreticilerin büyük bir kısmının daha iflas etmesi demektir. Kamusal KİT’ler özelleştirilmemeli aksine yeniden inşa edilmelidir.” dedi.Forumlara davetli olan Araştırma Komisyonu üyesi milletvekillerinden CHP Milletvekili Orhan Sarıbal aynı tarihte Hopa Çay kooperatifinin düzenlediği çay çalıştayında olacağından dolayı, CHP Milletvekili Kamil Okyay Sındır Tarım Komisyonu toplantısına önergeler hazırlamak zorunda olduğundan dolayı, AKP İzmir Milletvekili Necip Kalkan AKP’nin İzmir kongreleri devam ettiğinden dolayı Yeleğen’deki ÜZÜM-SEN’in örgütlediği Forum’a katılamayacakları bilgisini vererek katılamamaktan dolayı üzüm üreticilerinden özür dilediler. Diğer 12 milletvekili ise “Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Gıda Egemenliği Forumu’ na neden katılmadıkları konusunda suskun kalmayı yeğlediler.Yeleğen’deki Forum’a CHP Uşak milletvekili Özkan Yalım, CHP Eşme ilçe Başkanı,ADD Başkanı, İYİ parti ilçe başkanı, ÖDP Uşak il başkanı da katılarak üreticilerin taleplerini dinlediler, desteklerini sundular.



ÜZÜM-SEN Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu: 'Milli ve yerli' tarım IMF güdümünde.          16 Şubat 2018 tarihinde BirGün gazetesi Ekonomi sayfasında ÜZÜM-SEN Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu ile yapılmış bir röportaj yayınlandı. BirGün  sayfa editörü büyük bir ihtimalle röportajın uzun olması v.b nedenler yüzünden bazı bölümlerini yayınlamamış halbuki yayınlanmayan bölümler üzüm üreticilerinin ÜZÜM-SEN'in politikaları ve yapmak istedikleri açısından önemliydi, örneğin aşağıdaki son paragraf "Tarımda Adalet" arayışında olanlara doğrudan bir çağrıydı. Yayınlanan yazının tüm eksikliklerine rağmen BirGün'e teşekkür ederiz. Biz gazeteci değiliz, biz iş yapmak, örgütlenmek ve yukarıdan dayatılan tarım politikalarına aşağıdan yukarıya doğru müdahale etmek istiyoruz. Yöneticilerimizde yazı yazarken, röportaj verirken bu anlayışla hareket eder. Bu nedenle röportajın BirGün'de yayınlanmayan bölümlerini de ilave ederek internet sitemizde yayınlama ihtiyacı hissettik, bu bölümler italikle yazılmıştır.    www.uzumsen.org   ÜZÜM-SEN Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu: ‘Milli ve yerli’ tarım IMF güdümünde.                                                                                                                                                                                                         16.02.2018 BirGün – Ekonomi        MUSTAFA MERT BİLDİRCİN m.mertbildircin@gmail.com “Uluslararası emperyalist kurumlar ve şirketler, gıda egemenliğimizi elimizden almak için  yıllardır her türlü dayatmayı yapmakta,AKP de buna uygun tarım politikası izlemektedir.” AKP’nin seçim bildirgesinde, “Büyük hayalleri vardı, bu hayaller iktidarımız sayesinde gerçek oldu” dediği tarım üreticilerinin yaşadığı sorunlar her geçen yıl katlanarak arttı. AKP hükümetleri döneminde çiftçilere verilen destek oldukça yetersiz kalırken, üreticilerin ürünlerine sürekli maliyetlerin altında fiyatlar belirlendi. Üreticiler, girdi temin eden yabancı şirketlerin egemenliğine bırakılarak tarımda sömürü sürdürüldü. Tüketiciler ise tüccarlar eliyle yüksek fiyatlı ürünlere mahkûm edildi.

Anketler

Kimler Sitede